Bir Hidâyet Öyküsü

2011-02-09 10:33:00

  Yerin derinliklerinde gömülü, taşlaşmış olan bir cevher, hünerli eller tarafından çıkarılıp işlenmeyi bekler. "Nefs" denilen, "dipsiz kuyunun içindeki rûh" çırpınıp durmaktadır. Onda da gömülü bir cevher vardır ki bu, Allâh'ın insanlara hidâyet bahşettiği "Hâdî" esmâsıdır. Yükselip yükselip en zirvede ışıklarını saçan bir güneş gibi; Hâdî esmâsı da, takdir edilen bir vakitte gömülü kaldığı derinliklerden yükselip kalb semâlarını aydınlatır. Yerin derinliklerinde gömülü, taşlaşmış olan bir cevher, hünerli eller tarafından çıkarılıp işlenmeyi bekler. "Nefs" denilen, "dipsiz kuyunun içindeki rûh" çırpınıp durmaktadır. Onda da gömülü bir cevher vardır ki bu, Allâh'ın insanlara hidâyet bahşettiği "Hâdî" esmâsıdır. Yükselip yükselip en zirvede ışıklarını saçan bir güneş gibi; Hâdî esmâsı da, takdir edilen bir vakitte gömülü kaldığı derinliklerden yükselip kalb semâlarını aydınlatır. İşte o nasipli kullardan biri… İsmi Carol, Amerikalı... Hidâyeti için takdir edilen vakit, 90'lı yıllar. Hidâyete varış hikâyesini kendisinden dinleyelim: Düşünmeye başladığım ilk zamanlardan bu yana Hristiyanlık beni hiç tatmin etmiyordu. Hele bu dinin İsa -aleyhisselâm-'ın Allâh'ın oğlu olduğu şeklindeki akîdesini aslâ benimseyemedim. İlkokul üçüncü sınıfta bir Yahûdi arkadaşım vardı. Dîni beni çok etkilemişti. Yaptığımız sohbetlerde "onun da, benim de ilâhımız olan Allâh'ın eşşiz kudreti" karşısında büy&uum... Devamı

Anne Baba duası

2010-12-28 23:33:00

Mısır evliyasından Ahmed-ez Zahid hazretlerinin talebesinden Ömer adında bir genç bu zatın huzuruna geldi bir gün. - Hocam, izin verirseniz memlekete gitmek istiyorum. - Hay hay evladım. Git tabii, iyi olur. - Yarın sabah çıksam hocam? - Tabii ya. Anneni babanı ziyaret eder, dualarını alırsın. Delikanlı sevinmişti. Hocasının elini öpüp çıkıyordu ki, mübarek seslendi arkasından: - Giderken bal götür babana! Hikmetini anlamadıysa da; - Başüstüne! deyip düştü yola. Memleketine vardığında gördü ki babası ağır hasta. Getirdiği balı verdi annesine. “Ne iyi ettin oğlum” Kadıncağız balı görünce çok şaşırıp sarıldı oğlunun boynuna. - Nerden akıl ettin bunu oğlum? - Neyi anne? - Bal getirmeyi. - Hayrola, bal mı lazımdı yoksa? - Evet ya. Doktorlar, babana bal yemesini söylediler. - Eee? - Ama yoktu buralarda. Çaresizdik. Sen Hızır gibi yetiştin oğlum. - Hocam söyledi anne. Ben nerden bileyim. - Yaa öyleyse bil o hocanın kıymetini oğlum. Sakın ayrılma yanından. Sonra açıp, balı yedirdiler hastaya. Kısa zamanda şifaya kavuştu adam... *** Bu zat bir gün sevdiklerine buyurdu ki: - Kardeşlerim, ahirette bize ne sorulacak, biliyor musunuz? - Ne sorulacak hocam? - “Ne yaptın?” değil, “Niçin yaptın?” diye sorulacak. - Nasıl yani? “Kimin için yaptın?” - Yani bir işi kimin için yapıyoruz? İnsanlar için mi, Allah için mi? - İnsanlar için yapıyorsak hocam? - O zaman işimiz insanlara bırakılacak. - Ya Allah içinse? - İşte o zaman kurtulacağız ahirette. *** Bir gün de bir sevdiğiyle sohbet ediyordu ki; - Bu dünya hayaldir, buyurdu. Adam pek anlayamadı. - Dünya hayal midir dediniz hocam? - Evet, bir rüyadır dünya. Peygamberimiz öyle buyuruyo... Devamı

Allahu Tealayı bilirmisin?

2010-12-28 23:30:00

Bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına geldi ve: -Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu. Çocuk: -Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi. -Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun? -Bu koyunlarımla. -Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin? -Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim -Allahü teâlâyı nasıl bilirsin? -Hiç bir şeye benzetmeden bilirim. -Böyle olduğunu nasıl bildin? -Yine bu koyunlardan. -Nasıl? -Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek: -İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu. Çocuk: -Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi. -Peki başka ne öğrenmişsin? -Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi. -Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyoru... Devamı

Sen daha önemlisin

2010-12-26 11:39:00

 Allah ve Rasulü’nün, bir de mümin kardeşlerinin isteklerini kendi isteklerine tercih etmek... Aç iken doyurmak, ihtiyaç sahibi ikengiydirmek... Can bedende iken, ten ülkesini Sevgili’ye feda etmek... Ve...Sevgili tebessüm ederken, kendini O’nunla birlikte hissetmek... Uhud günü... Bir anlık dikkatsizlik ne yaralar açmıştı o gün. Bir avuç insankalmıştı Rasulullah s.a.v.’in yanında. Müşrikler tarafından atılan taşlarlave kılıç darbeleriyle o nur yüzlü sevgilinin dudağı yaralanmış, bir dişikırılmıştı. Başındaki miğfer parçalanmış, miğferin halkalarından ikisişakaklarına batmıştı.  O pak vücudu yanı üzere düşünce Rahmet Peygamberi s.a.v., elini kanayanyüzüne götürmüş ve kanlar sakalını ıslattığı zaman: “Ey Rabbim! Kavmimiaffet. Çünkü onlar bilmiyorlar...” demişti. Gözbebeği biricik kızı Fatıma r.a., bir parça yünü yakmış, külleri ileKainatın Efendisi s.a.v.’in yüzünden sızan kanı dindirmeye çalışıyordu. Zirakocası Ali r.a.’ın kalkanla su taşıyıp kanı temizleme gayreti yeterligelmiyordu. O gün Uhud Savaşı’nda böyle nice acı hadise yaşanmıştı. Bir an bile binlerebölünmüştü adeta. Hele tepeye yerleştirilen okçuların yerlerini terketmesiyle müslümanların dağıldığı bir anda, “Peygamber öldürüldü!..” şayiasıkadın-erkek tüm ashaba neler yaşatmıştı! “YETER Kİ SANA BİR ŞEY OLMASIN” Medineli Sümeyra r.a.bu haber karşısında dayanamamış, kalabalığın arasındansıyrılmıştı. -Kardeşin, baban, kocan ve oğlun şehit edildi, demişlerdi de, o bir an bilegözünü kırpmadan: -Rasulullah nerede?! Bana O’nu gösterin, demişti yüreğinin derinliklerinden. Ras... Devamı

Mimar Sinan şahsında Allah Rızası

2010-12-25 17:53:00

İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı çağırır, der ki: "Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için birşeyler düşünmez misiniz?" Mimarbaşı der ki: "Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut sulan İstanbul'a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm." Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den başlayarak kıyılan dolaşır, Beşiktaş'a kadar istanbul'un kıyılarında, dereleri, akan sulan tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul'a getirilebilir, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar. Sultan sorar: "Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?" Mimarbaşının cevabı: "Beli sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var." "Nedir o mimarbaşı?" "Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul'a su gelebilir." Kanuni'nin cevabı şu olur: "Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım." Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbul'un dışındaki sulan Kağıthane civarında belli ye... Devamı

Sevgi sofrası

2010-12-25 17:50:00

LÜTFEN DİKKATLİ OKUYUN! Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: - Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? - Bakın göstereyim, demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da 'derviş kaşıkları' denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş sofradakilere, "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." diye bir de şart koymuş. "Peki!" deyip içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine, "Şimdi.." demiş ermiş: - Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun." denilince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "İşte!" demiş ermiş ve eklemiş: - Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz ve şunu da unutmayın, hayat pazarında alan değil,veren kazançtadır daima. DÜŞÜNÜN! SİZ BU SOFRADAN DOYARAK MI KALKARDINIZ YOKSA AÇ MI? GÖNLÜNÜZDEN VE YÜZÜNÜZDEN SEVGİ EKSİK OLMASIN! ... Devamı

Hayalinizi haramdan koruyor musunuz?

2010-12-23 17:11:00

  Maruz kalınan her bir günah, her bir yanlış hayal kirlenmesine yol açıyor, zihinde kirli bir iz bırakıyor... İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin sonucunu moralindeki düşüşlerle yaşıyor... Nitekim bu kirlenmelerden sonra artık o kimsenin, hayırlı işlere devam etme şevki azalıyor, ihlaslı amellerde isteği zayıflıyor, fenalıklara meyli ise kuvvetleniyor... Yani haramlarla hayali kirlenen insan, artık helalli hayatında düşüşe geçiyor... - Ne dersiniz, günlük hayatımızda bizlerde de böyle zihin ve hayal kirlenmesi söz konusu oluyor mu? Her bakışımızda gözler yoluyla birtakım haramlara maruz kalmak neredeyse muhakkak gibi mi?.. Ruh dünyamızda bulantılar hasıl edecek manzaralar günlük hayatımızda sanki normal görüntüler haline mi gelmiş?.. Hayalimizde hep çöplük mü seyrediyoruz?.. - Sadece göz bakışıyla mı kirleniyor hayalimiz?.. Diller de kirli sözler söylüyor, kulaklar da kirli sözler dinliyor mu? Bazı çevrelerde şunun bunun aleyhinde konuşmakla kalınmıyor, iftiralara kadar ilerlemeler dahi oluyor mu? -Peki, bunca kirlenmelerin acı sonucu, inanmış insanın hayatına nasıl aksediyor, merak ediyor musunuz? - İşte böylesine zihin ve hayal kirlenmesine maruz kalan insana şeytan artık kolayca müdahale edebiliyor, rahatça yönlendirme fırsatı da elde ediyor. Bu sebeple insanlar dupduru bir gönülle Cenab-ı Hakk'a teveccüh etme şevkini kaybedebiliyorlar... Birer pas, birer leke olarak ifade edeceğimiz bu kirlenmeler, hemen tövbe, istiğfarla temizlenmez de, arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler Allah'tan gelen güzel ilham esintilerine perde oluyor, böylece korumasız kalan kalpler de şeytandan gelecek vesveselere hazır hale gelebiliyorlar. Bundan sonra inanmış insanda başlayan manevi dü... Devamı

Gül Yaprağı ve Sessiz Konuşan Dervişler...

2010-12-12 20:12:00

Vaktiyle, yol üzerinde bulunan bir dergahın dervişleri, yoldan geçen herkesi misafir kabul ediyordu. Burada hiç konuşulmuyordu. Dervişler anlatmak istediklerini kalben ifade ediyorlardı. Bir gün dergahın kapısına bir yolcu geldi. Yolcu kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada, misafir geldiğini dervişler firaset yoluyla anlıyorlardı, o yüzden kapıda tokmak yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki derviş, kapıda duran yolcuya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yolcu, dergahta kalmak istiyordu. Derviş içeri girdi, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yolcuya uzattı. Bu, yeni bir misafiri kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yolcu dergahın bahçesine girdi, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. Derviş kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı. Bu Kapıda Bir Gül Yaprağı Olmak Dileği ile Devamı

Firavun ile şeytan

2010-12-09 08:39:00

  Firavun ile şeytan, bir gün hamam da oturuyorlardı. Kurnanın bir yanında şeytan, diğer yanında da firavun vardı. Şeytan, firavun ile eğlenmek istedi. Sihir yaptı ve hamamın suyunu dondurdu. Firavun, su almak için tası kurnaya uzattı. Ancak su buz haline gelmiş olduğundan tas buza çarptı ve su alamadı. Firavun su almak için tekrar yeltendi. Ne varki buz olduğundan tasa su doldurmağa muvaffak alamadı. Sonunda tası hırsla yere fırlattı. Bu sırada şeytan ona sordu : __ Neye kızdın ? Firavun dedi : __ Baksana su birdenbire donup buz haline geldi. Su alamıyorum… Şeytan dedi __ Haydi kendini göster de buzu erit ve suyu tekrar eski haline getir bakalım. Firavun dedi : __ Bunu nasıl yapayım ? Şeytan sordu : __ Demek aciz kaldın ? Firavun dedi : __ Evet aciz kaldım. Firavunun bu sözleri üzerine şeytan taşı gediğine koydu: __ Hani sen milletine “Ben sizin en yüce Rabbınızım!” diyordun ya. Hem tanrı olduğunu söylemek, hem de acz göstermek olurmu ? Firavun işi anlamıştı şeytana çıkıştı : __ Bu işleri başıma getiren hep sensin. Şimdi de karşıma çıkıp alay ediyorsun. Bu söz üzerine şeytan sihiri bozdu. Su eskisi gibi akmağa başladı. Firavun şeytana sordu : __ Laf aramızda, Acaba Allah’ın seninle benden daha şerli bir kulu varmı? Zira sen vaktiyle kibirlenerek Allah’ın emrine karşı geldin . Ben de fani bir insan olduğum halde kendimin Tanrı olduğunu iddia ediyorum… Şeytan dedi : __ Evet Allah’ın seninle benden daha da şerli daha da kötü kulu vardır. Firavun sordu : __ Kimdir ? Şeytan Cevapladı : __ İyilik etmek isteyen birine mani olan, senden de benden de şerlidir…. Kardeşlerim, , Tanrılık iddiasında bulunan birincisinden daha da kötü ve daha da şerli olursa sizler niçin cimri olasınızki, cömertlik Allah’ın... Devamı